Buluttan Bildiriyor Norveç & Kuzey Işıkları Gezisi

Bu yazıda sizlere uzun zamandır hayalini kurduğum ve sonunda gerçekleştirebildiğim Norveç seyahatimi bütün detaylarıyla anlatmaya çalışacağım. Geçtiğimiz yaz sadece 4 kişi olarak planlamaya başladığımız bu gezi, zaman içinde diğer arkadaşlarımızdan da ciddi ilgi görünce tam 15 kişilik bir tura dönüştü. Açıkçası bu kadar kalabalık olunca acaba organize olmakta sıkıntı çeker miyiz diye biraz endişeleniyordum, fakat en ufak bir sorunla karşılaşmadığımız gibi tatilin her anında inanılmaz eğlendik. 8 Günde Norveç ve Kuzey Işıkları;

OSLO:

Turumuzu 2 gün Oslo, 2 gün Bergen, 4 gün de Tromsö olarak planladık ve Oslo’ya uçmak üzere Sabiha Gökçen Havalimanı’nda buluştuk. Yaklaşık üç buçuk saat süren bir uçuşun ardından Oslo’ya indik. Banliyö treni ile merkeze geçtik. Merkezdeki tren garından çıkınca, garın hemen yanındaki Comfort Xpress Central Station Hotel’e yerleştik. Bu oteli özellikle belirtmek istedim çünkü gerçekten benim ilk defa rastladığım bir sistemi var. Otelde resepsiyon yok; girişteki elektronik bankoda rezervasyon kodunuzu girdiğinizde size atanan odanın anahtar kartını otomatik olarak çıkartıp veriyor. Odalara yerleştikten sonra hemen şehir turuna çıktık. İlk olarak deniz kıyısındaki Opera Binası’nı (Operahuset Oslo) ziyaret ettik. Gerçekten çok enteresan bir mimarisi var, hem dışını hem de içini mutlaka gezmelisiniz. Uzunca bir süre şehrin sokaklarında gezindikten sonra kendimizi HandverkerSteune adlı bir bara atıp Norveç’in yerel biralarını tatmaya koyulduk. Orada bir iki saat takıldıktan sonra bu sefer acıktığımızı fark ettik ve yemek yiyebileceğimiz nispeten uygun fiyatlı bir yer aramaya başladık. Oslo’da İlk akşam yemeğimizi Tuk Tuk Thai adlı Tayland restoranında yedik. Nispeten salaş, ama son derece lezzetli pad thai’si olan bir mekandı burası.

oslo norveç

Oslo sokakları

 

Oslo’daki ilk sabahımızda otelde hızlı bir kahvaltının ardından hemen dışarı çıktık. Grup kalabalık olduğu için ne yapmak istediğimize karar verene kadar şehir merkezinde epeyce bir volta attık. En sonunda şehrin batısındaki yarımadada yer alan Viking gemi müzesine (Vikingskipshuset) gitmeye karar verdik ve otobüsle müzeye gittik. Bu arada bir günlük bilet yaklaşık 50-60 TL civarında bir paraya denk geliyor; Norveç standartlarına göre fena olmadığını söyleyebilirim. Viking gemi müzesi çok büyük değil, içeri yine 70 TL civarına denk düşen bir biletle girebiliyorsunuz. Etrafta başka ilginç müzeler de olduğunu fark edince keşke bir gün boyunca tüm müzelere giriş hakkı tanıyan, bizdeki Müze Kart benzeri biletten alsaymışız dedik. Çünkü her müzeye 70’er TL vermek gerçekten hiç mantıklı değil. Gemi müzesinin içinde tahmin edebileceğiniz gibi Viking’ler zamanında yapılmış devasa ahşap gemiler bulunuyor. Bu gemilerle yaklaşık 2000 sene önce buz gibi Kuzey Denizi’ne, oradan da Atlas Okyanusu’na açılmışlar. Hatta 900’lü yıllarda Amerika kıtasına kadar gitmişler. Müzede bu son cümleyi okuyunca Amerika’ya ilk giden 1492’de Kristof Kolomb değil miydi ki diye bir düşündüm, kafamda soru işareti olarak kaldı o kısım.

Müze gezimizin ardından Vigeland Parkı’na doğru yola koyulduk. Olağanüstü geniş bir alana yayılmış ve içinde göllerin de bulunduğu bu parkta Norveç’in en meşhur heykel raşı olan Gustav Vigeland’ın 200’den fazla heykeli bulunuyor. Oslo’da mutlaka ziyaret edilmesi gereken noktalardan olduğunu söyleyebilirim. Bu devasa parkı gezerken, sadece 600.000 nüfuslu Oslo’yla 15 milyon nüfuslu İstanbul arasında kişi başına düşen yeşil alan kıyaslaması yaparken buldum kendimi.

Vigeland Parkı oslo

Vigeland Parkı

 

Saatler süren yürüyüşten sonra çok acıktığımızı fark edince soluğu Oslo’nun en meşhur hamburgercilerinden Illegal Burger’de aldık. Burası biraz ufak ve oldukça kalabalık, o yüzden masaya oturmak için bekleyebilirsiniz. Fakat kesinlikle beklediğinize değiyor çünkü hamburgerleri gerçekten son derece lezzetli. Bir sonraki durağımız olan Oslo marinası, Aker Brygge diye geçiyor. Burası benim Oslo’da en çok etkilendiğim yer oldu. Tüm şehirdeki gibi marina da inanılmaz şık, ama kesinlikle öyle şaşaalı değil. Denizin üzerine inşa edilmiş upuzun ahşap sokaklarda bol bol yürüyüş yapıp istediğiniz yerde oturup bir şeyler içebiliyorsunuz. İşin ilginci, denizin içine doğru belki 1 kilometre ilerleyen bu ahşap sokakların arasında da sıra sıra 4-5 katlı apartman blokları inşa edilmiş. İnşaat işinden pek anlamam fakat sanırım bu binalar denizin dibinden çıkan kazıkların üzerine oturtulmuş gibi duruyordu. Marinanın en sonuna, denizle birleştiği yere geldiğimizde 10 kişi ahşap iskelenin üzerine oturduk ve güneşi orada sohbet muhabbet eşliğinde batırdık. Çok keyifli bir ortam vardı; soğuktan artık iyice donana kadar orada belki 1-2 saat geçirmişizdir. Marinadan çıktıktan sonra otele geri dönüp kendimize 1 saat dinlenme molası verdik. Ardından da akşam yemeği için Sea Sushi adlı suşiciye gittik. Suşi deyince gözünüz korkmasın; daha önce gittiğimiz yerlerden pahalı bir mekan değil kesinlikle burası. Ayrıca Türkiye’de hiçbir yerde bu kadar lezzetli suşi yemediğimi de söyleyebilirim.

Aker Brygge

OSLO’DAN BERGEN’E:

Aslına bakarsanız aylardır büyük bir sabırsızlıkla beklediğim Norveç tatilinin beni en az heyecanlandıran kısmı Oslo ayağıydı. Daha önce oraya giden arkadaşlarım şehirde gezecek çok bir yer olmadığını, Oslo’yu diğer İskandinav şehirlerine göre daha sıkıcı bulduklarını söylemişlerdi. Ben yine de Oslo’da geçirdiğim bir buçuk günden son derece keyif aldığımı söyleyebilirim. Bir kere medeni bir Avrupa başkentindesiniz; her yer tertemiz ve şık, insanın gözünü kesinlikle rahatsız etmeyen bir mimari bütünlük, bol bol da park var.

Şimdi gelelim seyahatin en keyifli kısımlarından birine. Oslo-Bergen treninin ününü çok önceden duymuştuk. Bu tren Norveç’in bu iki şehrinin arasındaki dağlardan ve fiyortlardan geçiyor ve Dünya’nın manzarası en güzel tren yolculuklarından biri olarak kabul ediliyor. Biz normalde 6-7 saat süren bu yolculuğu bir turla birleştirmeye karar verdik. Norway in a Nuthsell olarak satılan bu tur paketi sizi yine Oslo’dan Bergen’e tek ya da çift yön olarak götürüyor, fakat yolu epey bir uzatarak tek yön yolculuk süresini 12 saate çıkarıyor. Bizim de Norveç’teki üçüncü günümüz Oslo-Bergen yolculuğuyla geçti. Sabah erkenden kalkıp otelimizden ayrıldık ve 8’de kalkacak Bergen trenine binmek üzere tren istasyonuna geldik. Trenimiz Oslo’dan çıktıktan sonra uzunca bir süre çeşitli köylerin içinden, donmuş göllerin yanından geçti. Yaklaşık 3 saat kadar sonra ise yavaş yavaş dağlara doğru tırmanmaya başladık. Aşağılarda belli belirsiz bir kar örtüsü varken sadece yarım saat içinde kenardaki kar kalınlığı belki 2 metreye kadar yükseldi. Bu sırada ufak tefek kayak merkezlerinin de yanından geçtik. Myrdal adlı bir dağ istasyonuna ulaştığımızda ise başka bir trene binmek üzere aşağı indik. Norway in a Nutshell turumuzun ikinci ayağı olan bu nostaljik tren bizi dağın tepesinden alıp 1 saat içinde deniz seviyesinde bulunan Flam adındaki ufacık fiyort kasabasına indirdi. Yolculuğumuz sırasında trende yer alan sesli bilgilendirmeden bu tren hattının Avrupa’daki en dik tren yolculuğu olduğunu öğrendik.

OSLO’DAN BERGEN’E GİDİŞ

Myrdal-Flam nostaljik dağ treni

 

Flam’dan sonra turumuzun üçüncü ayağı gemiyle yapılacak bir fiyort gezisiydi. Yaklaşık 2 saat süren bu fiyort gezisiyle Flam’dan çıkıp Gudvangen adlı başka bir fiyort kasabasına geldik. Meraklı okuyucular harita üzerinden bakmak isteyebilir diye bu isimleri özellikle belirtme ihtiyacı hissediyorum. Fiyort gezisi, tatilimizin zirve noktalarından biriydi. Dışarıdaki dondurucu soğuğa rağmen neredeyse 2 saatin tamamını güvertede fotoğraf çekerek geçirdim. Çarşaf gibi bir deniz, sağımızda ve solumuzda dimdik yükselen ve yaklaşık 300 metre irtifadan sonra kar örtüsünün başladığı vahşi dağlar… Gerçekten büyüleyici bir manzaraydı. Gudvangen’e geldiğimizde bizi karşılayan otobüsle önce Voss adlı daha büyükçe bir şehre gittik. Norveç’te hava koşulları o kadar hareketli ki, deniz kenarındaki Gudvangen’de en ufak bir kar birikintisi yokken, otobüs sadece 5 dakika yol aldıktan sonra inanılmaz bir kar yağışı başladı ve karla kaplı asfalt üzerinde yol almaya başladık. Normalde Voss’a gelince, Myrdal’da indiğiniz Oslo-Bergen trenine yeniden binip Bergen’e trenle devam ediyorsunuz. Fakat turun başlamasına yaklaşık bir hafta kala bize gelen e-mail’da bu rotada bir çalışma olduğu ve Voss-Bergen etabının da otobüslerle aşılacağı belirtilmişti. Bu e-mail’da çalışmanın hangi gün ve saatler arasında süreceği de en ince ayrıntısına kadar açıklanmıştı. Gerçekten de Voss’ta otobüsten inince görevliler hiçbir kafa karışıklığına izin vermeden hemen Bergen’e devam edecek otobüslere yönlendirdiler. Katıldığımız bu turun organizasyonuna gerçekten hayran kaldığımı söyleyebilirim.

Bergen

Fiyort gezisi

BERGEN:

  1. günümüzün akşamında Bergen’e vardığımızda bizi ıslak ve karanlık bir hava karşıladı. Hemen otobüsten inip, tuttuğumuz evi bulmak için yola koyulduk. Bergen ve Tromsö’de grubumuzdan 4 kişi başka evlerde kaldı; kalan 11 kişi ise aynı yerde kaldık.

260.000 nüfuslu Bergen bir senede aldığı ortalama 2.400mm yağışla Avrupa’nın en ıslak şehri. Bu kadar yağışlı olmasının sebebi hem Atlas Okyanusu’na çok yakın olduğu için bol bol nemli hava akımlarına maruz kalması, hem de arkasındaki dağların nemli havayı yükselmeye, dolayısıyla da yağış oluşturmaya zorlaması. Yağış rejimini Türkiye’nin en yağışlı ili Rize’ye benzetmek mümkün, fakat yıllık yağış miktarı Rize’den (2200 mm) bile fazla. Bergen’in şehir merkezine bir günden fazla ayırmak bana kalırsa gereksiz. Biz de orayı Tromsö öncesi aktif dinlenme istasyonu olarak kullandık diyebilirim. Tabii ki daha maceraperest tatilciler özellikle yaz mevsiminde Bergen’e gelip hemen etrafındaki dağlarda bulunan uzun yürüyüş parkurlarını keşfedebilir. Biz de tatilimizin dördüncü, Bergen’deki ise ilk sabahımızda kahvaltıyı evde ettik ve Bergen’in merkezi olan limana doğru yürüdük. Gerçekten oldukça ufak bir şehir olmakla birlikte sağlı sollu birbirinden şirin evlerin bulunduğu sokaklarında yürümesi de son derece keyifli. Bergen’deki en popüler lokasyon olduğunu öğrendiğimiz Floyen tepesine doğru çıktık. Floyen yaklaşık 300 metre yüksekliğinde ve Bergen’i kuşbakışı izleyebileceğiniz bir tepe. Aşağıdan bindiğiniz füniküler ile yaklaşık 5 dakikada yukarıya çıkıveriyorsunuz. Buradan manzara gerçekten muhteşem, fakat hava o kadar soğuk ve rüzgarlıydı ki manzara terasında en fazla 5 dakika dayanabildik. Floyen tepesinden ayrılan çeşitli yürüyüş parkurlarıyla etraftaki diğer tepelere doğru ilerleyebiliyorsunuz. Bu yürüyüşlerin mesafesi ve ne kadar süreceği de tabelalarla işaretlenmiş. Hava çok soğuk olduğundan biz yaklaşık 40 dakika süren direk şehir merkezine geri iniş rotasını takip edelim dedik. Az önce coğrafi şartların çok hızlı değiştiğinden bahsetmiştim. Yürüyüşe başladığımız sadece 300 metre rakıma sahip tepede etrafta kar örtüsü vardı ve karda kaymamak için yokuştan zorlanarak inebiliyorduk. Yürüyüşe devam ettiğimiz süre boyunca etraftaki kar örtüsünün bir anda kaybolduğuna şahit olmak çok değişik bir deneyimdi.

Bergen evleri

Bergen evleri

TROMSÖ:

Eskiden oldukça sıkı bir Galatasaray taraftarıydım. Tabii ki hala Galatasaraylıyım; fakat artık belki biraz olgunlaştığım için ya da Türkiye’de futbol eskisi kadar keyif vermediği için çoğu maçı izlemiyorum. 2005 senesinde ise Galatasaray’ın hiçbir maçını kaçırmıyordum. O sezon, UEFA Kupası’nın ilk turunda Tromsö adlı adı sanı duyulmamış bir takımla eşleşmiştik. Ben dahil herkes çok rahat tur atlayacağımızı düşünürken Tromsö takımı tarihinin en büyük başarılarından birine imza atarak Galatasaray’ı saf dışı bırakmayı başardı. O eşleşme halen “Tromsö faciası” olarak sıklıkla anılır. Sonuçta kutup dairesinin içindeki bu “köy takımına” elenmiştik. Tabii o zamanlar, yaklaşık 12 sene sonra bu minicik şehre hayatımın en etkileyici seyahatlerinden birini yapacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu.

Tatilimizin 5. günü olan Salı sabahı Tromsö’ye uçmak üzere Bergen havalimanına geldik. Burada hayran kaldığımız bir uygulamayla karşılaştık. Check-in işlemlerini hiç sıra beklemeden ve tek bir çalışanla muhatap olmadan halledebiliyorsunuz. Önce check-in bankosundan uçuşunuzun referans kodunu girip biniş kartınızı ve bavullarınız için üzerinde barkod olan bir şerit alıyorsunuz. Daha sonra bu şeridi bir barkod okuyucuya okutup bavulunuzu bandın üzerine bırakıyorsunuz ve bavulunuzla orada vedalaşıyorsunuz. Tromsö’ye pervaneli küçük bir uçakla yaklaşık 2 saatte uçtuk. İndiğimizde bizi karşılayan uçsuz bucaksız beyazlık artık Kutup Dairesi’nde olduğumuzu fark etmemizi sağladı. Havalimanından şehir merkezindeki evimize yaklaşık 10 dakikalık kısacık bir sürede ulaştık ve akşamüstü yapacağımız kuzey ışıkları turuna kadar dinlenmeye çekildik.

Kuzey Işıkları Turu:

Seyahatten önce, kuzey ışıklarını görmek için bir tur satın almakla kendi imkanlarımızla görmeye çabalamak arasında çok gidip geldik. En sonunda böyle bir şansı belki de hayatımızda sadece bir kere yakalayacağımızı düşünerek işi hiç riske atmamaya, dolayısıyla da bir tur eşliğinde bu aktiviteyi gerçekleştirmeye karar verdik. Tromsö’de kuzey ışıkları turları yapan bir sürü firma bulunuyor. Biz Chasing Lights isimli şirketi tercih ettik. Bu firmadan son derece memnun kaldığımızı söyleyebilirim. Öylesine ilgili ve iyi niyetliler ki, kuzey ışıklarını göremeseniz bile bu turu yaptığınızdan hiç pişmanlık duymazsınız. Zaten turun en başında kuzey ışıklarını görmenin tamamen bir şans işi olduğu ve bu şansı gerçeğe dönüştürmek için ellerinden gelen her şeyi yapacakları konusunda sizi ikna ediyorlar. Bu turu yapacaklar için ufak bir not; ışıkları görememeniz halinde tur parasını iade etmiyorlar, sadece dilerseniz ertesi gün daha uygun bir fiyatla yeniden ışıkları kovalama imkanınız oluyor.

Saat 18:30 sularında bizi bir minibüsle evimizden aldılar ve böylece aylardır büyük bir heyecanla beklediğimiz kuzey ışıkları turumuz da başlamış oldu. Rehberimiz Marek, bizi önce kuzey ışıkları hakkında bilgilendirip, o günün hava şartlarına göre nasıl bir rota izleyeceğimizi anlattı. Bazı durumlarda açık bir gökyüzü yakalamak için Finlandiya’ya kadar gidiyorlarmış fakat o gün için bu kadar uzağa gitmemizin gerekmeyeceğini söyledi. Yola çıktığımızda Tromsö’de hava kapalıydı ve açıkçası ışıkları görebileceğimizden o kadar da emin değildim. Profesyonel fotoğraf makinaları kuzey ışıklarını insan gözünden daha iyi seçebiliyor. Bu yüzden Marek ara sıra minibüsü durdurup herhangi bir aktivite olup olmadığını anlamak için kendi fotoğraf makinesiyle gökyüzüne doğru bakıyordu. Yaklaşık 2 saat yol aldıktan sonra deniz kıyısında bir yerde minibüs durdu ve hepimiz aşağı indik. Gökyüzü açılmış ve yıldızlar ortaya çıkmıştı fakat ortalıkta kuzey ışıklarına dair herhangi bir iz yoktu. 10-15 dakika kadar bekledikten sonra karşımızdaki tepenin üstünde ilk hüzmeleri görmeye başladık. Kuzey ışıklarıyla ilgili şöyle bir detay var: Aktivite yeni başladığında ve henüz çok kuvvetli değilken çıplak gözle baktığınızda beyaz-yeşil arası bir bulutsu şeklinde kendini belli ediyor. Ancak profesyonel bir fotoğraf makinesiyle uzun pozlayarak çektiğinizde net bir şekilde belli oluyor. Telefonla falan hiç çekmeye kalkışmayın, eğer ışıklar çok kuvvetli değilse simsiyah bir fotoğraftan başka bir şey elde edemezsiniz.

kuzey ışıkları

İlk durağımızda yaklaşık bir saat kadar kaldık ve ışıkların bir sağdan bir soldan çıkıp kaybolmasını seyrettik. Daha sonra tekrar minibüse binip biraz daha yol aldıktan sonra ikinci ve son durağımıza geldik.

norveç kuzey ışıkları

Burası da yine deniz kenarıydı fakat ilk duraktan farklı olarak araçtan indiğimizde inanılmaz bir rüzgar karşıladı bizi. Hava o kadar soğuktu ki, dışarıda en fazla 5 dakika dayanabilirdik. Bu noktada hemen turun bizim için ayarladığı termal tulumlar ve botlar devreye girdi. Tur öncesi bütün katılımcıların tek tek beden bilgilerini toplayarak herkese uygun kıyafetler getirmişlerdi. Kendi kıyafetlerimizin üzerine giydiğimiz bu tulumlar hayat kurtardı diyebilirim. Biz dışarıda kuzey ışıklarının dansını izlerken rehberimiz Marek getirdiği odunlarla hemen kar üzerinde ateş yaktı ve biz de etrafına serdiği postların üzerine oturduk. Ateş sayesinde birazcık ısındıktan sonra, termoslar içinde sıcak yemeğimizi servis etti. Katıldığım bu turun her açıdan hayatımda en iyi hizmet aldığım organizasyon olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Yemeğimizi yedikten ne kadar sonraydı hatırlamıyorum; bir ara yaklaşık 2-3 dakika boyunca kuzey ışıkları hiçbirimizin hayatı boyunca unutamayacağı güzellikte bir görsel şölen sundu. Tam tepemizde aniden beliren yemyeşil ışık inanılmaz bir parlaklığa ulaştı ve dalga dalga hareket ederek gökyüzünde ilerlemeye başladı. Tam bu sırada, her zaman görülemeyebilen mor bir ışık da yeşilliğin kenarında beliriverdi. Sanırım bu anı bütün Norveç tatilinin, hatta şu ana kadar yaptığım bütün tatillerin zirve noktası olarak tanımlasam abartmış olmam. Bu 2-3 dakika boyunca herkes kendinden geçmiş bir şekilde ve garip sesler çıkararak yukarıya baktığı için maalesef hiçbirimiz bu anı fotoğraflayamadık.

oslo norveç kuzey ışıkları

İkinci durağımızda epey bir zaman geçirdikten sonra yavaş yavaş dönüşe geçtik. 2-2,5 saat civarında bir sürenin ardından eve vardığımızda saat sabaha karşı 3’e geliyordu. Ben hayatım boyunca hayalini kurduğum kuzey ışıklarını görebildiğim için o kadar mutlu ve heyecanlıydım ki aşırı yorgun olmama rağmen zerre uykum yoktu. Gözümü kapattığımda yemyeşil ışıkları görerek en son sonunda uykuya dalmışım.

Peki bu ışıklar nasıl oluşuyor? Birçoğumuzun güneş ışınlarının kırılması olarak bildiği kuzey ışıklarının oluşum mekanizması aslında biraz daha farklı. Güneş’ten sürekli olarak etrafa saçılan elektrik yüklü parçacıklar (proton ve elektronlar) güneş rüzgarlarıyla uzayda taşınarak Dünyamıza kadar geliyor. Bu parçacıklar Dünya’ya ulaştığında, atmosferin en dış kısmındaki manyetik alan tarafından içeri kabul edilmeyip uzaya geri yollanıyor. Sadece her iki kutba yakın yerlerde manyetik alan daha zayıf olduğundan bazı parçacıklar içeriye girebiliyor. Girdikten sonra ise atmosferin en üst kısmındaki oksijen ya da nitrojen gibi gazlarla çarpışıyor ve bu çarpışmanın bir sonucu olarak da etrafa genellikle yeşil ağırlıklı olmak üzere ışık saçılıyor. Bu olay Kuzey Kutbu’na yakın yerlerde olduğunda kuzey ışıkları (aurora borealis), güney kutbuna yakın yerlerde olduğunda ise güney ışıkları (aurora australis) adını alıyor. Yer seviyesinden yaklaşık 100 km yukarıda gerçekleştiğinden gözlemleyebilmek için mutlaka havanın bulutsuz olması gerekiyor. Çünkü bulutlar atmosferin yer kabuğuna en yakın katmanı olan Troposfer’de, yani yaklaşık 10 km yüksekliğe kadar olan kısımda oluşabiliyor. Tabii ki herkesin farklı fikri olabilir ama ben kuzey (ya da güney) ışıklarının Dünya’daki en büyüleyici doğa olayı olduğunu düşünüyorum. Görmeden önce zaten böyle bir hissim vardı, fakat çıplak gözle şahit olduktan sonra kendi adıma emin oldum diyebilirim.

Tromsö’de İkinci Gün: Kızak Gezisi

Kuzey ışıkları turu sabaha karşı 3 gibi bittiği için Tromsö’deki ikinci günümüze birazcık geç başlayabildik. Aslında evde yaptığımız kahvaltının ardından şehri turlayarak günü nispeten daha pasif geçiririz diye düşünmüştük. Evde oturduğumuz sırada biri ortaya köpekli kızak fikrini attı. Önceki geceki turumuzun rehberi Marek, kendi şirketlerinin kızak turu da ayarladığını ve ertesi günün sezonun tura çıkılan son günü olacağını söylemişti. Tur şirketinin çalışanları sezonun son iki haftası için kızaklarla Finlandiya’ya kadar gidecekleri kendilerine özel bir tur ayarlamıştı çünkü. Hemen telefon edip bu son turda 6 kişilik yer olduğunu öğrendik. Zaten grubumuzun tamamı kızak turu için öyle aşırı istekli değildi. Ben de kararsızdım çünkü köpeklere karşı aşırı sevgi besleyen bir insan olarak kızak çekmeye zorlanmalarının ne kadar etik olduğu konusunda şüphelerim vardı. Fakat bir yandan da kar aşığı da olduğum için oldukça cezbedici bir aktivite olarak önümde duruyordu. En sonunda, bir daha ne zaman Tromsö’ye gelip köpekli kızak yapacağım diyerek bu tura da katılmaya karar verdim.

Buluşma noktası şehir merkezindeki bir otelin önüydü. Öğlen saat iki gibi gelen bir minibüsle biz dahil toplam 15 kişiyi alıp şehrin yarım saat dışındaki köpek çiftliğine götürdüler. Burada bizi karşılayan rehberimiz önce aynı kuzey ışıkları turunda olduğu gibi herkese birer tulum ve bot verdi. Hava o gün şansımıza güneşliydi ve çok soğuk değildi. Fakat kızaklar hızlı gittiği için epey üşüyebileceğimizi söyleyip üzerimize tulumları giymemizi tavsiye etti. Sonradan iyi ki tavsiyeyi dinlemişim dedim. Herkes giyindikten sonra dışarı çıktık ve rehberimizin kızakları nasıl kullanmamız gerektiği konusunda verdiği ufak ama önemli tüyoları dinlemeye başladık. Ben her kızağı orada görevli bir kişi kullanacak sanıyordum; meğer olay öyle değilmiş. Tura başlamadan önce de bizi köpeklerin olduğu kısma doğru götürüp onlarla tanışmamızı sağladılar. Köpeklerin cinsi filmlerde gördüğümüz bembeyaz Sibirya Husky’leri değil. Alaskan Husky olarak geçiyorlar ve oradakilerin anlattığına göre köpekli kızaklarda orijinal olarak kullanılan köpek cinsi buymuş. Gerçekten inanılmaz cana yakınlar; köpekten en çok korkan birini bile alıştıracak kadar iyi huylu hepsi.

husky

Tanışma faslından sonra sıra yola çıkmaya geldi. Köpekler az sonra koşacaklarını anlayınca bir anda hep bir ağızdan ulumaya ve havlamaya başladılar. Rehberimiz çiftliğe ilk geldiğimizde açıklamalar yaparken köpeklerin koşmaktan inanılmaz keyif aldığını ve bu iş için yaratıldıklarını söylese de ben onların o heyecanlı halini görene kadar bu işe biraz şüpheyle yaklaşıyordum.  İkişerli gruplara ayrılarak kızakların başına geldik. Her kızakta bir kişi oturuyor, bir kişi ise ayakta kızağı kullanıyor. Kızağı çeken altı adet de köpek bulunuyor. Aslında kızağı kullanmak öyle çok ahım şahım bir iş değil. Kızağın arkasında mekanik bir fren var, o frenin üzerine bastığınızda sürtünme arttığından kızak ister istemez yavaşlıyor. Biraz daha kuvvetli bastığınızda da köpekler durmak istediğinizi anlayıp koşmayı bırakıyorlar. Tekrar hızlanmak istediğinizde ise ayağınızı frenden çekmeniz yeterli. Köpekler zaten sürekli olarak koşmak istedikleri için ayağınızı frenden çektiğiniz gibi fırlıyorlar. Hatta eğer kızağı çok uzun süre durdurursanız da “E hadisene, gitmiyor muyuz?” dercesine havlamaya başlıyorlar. Eğer arazide yokuşlu bir yere gelirseniz de, köpekler zorlandığı zaman durup arkaya size doğru bakıyorlar. Bu da “Sen de yardım etsene biraz” anlamına geliyor. O noktada siz de ayağınızla kaykayı ittirir gibi kızağı ittiriyorsunuz ve sizin de destek verdiğinizi gören köpekler yeniden koşmaya başlıyor. Sağa ve sola dönüşlerde ise hem ayaktaki, hem de oturan kişinin dönüş yapılan yöne doğru yatması gerekiyor. Özellikle biraz yokuş aşağı giderken kızak ve köpekler çok hızlanıyor. Eğer viraja çok hızlı girerseniz devrilme riskiniz mevcut. Devrildiğinizde de kızağın iyice hafiflediğini fark eden köpekler arkasına bile bakmadan koşmaya devam ediyor. O yüzden kızaktan düşmemek şart.

husky kızak

En önde rehberimizin kızağı olacak şekilde 7 kızak yaklaşık 1,5 saat boyunca bembeyaz arazide kah inerek, kah çıkarak, zaman zaman zikzaklar çizerek dolaştık. Bu turumuz sırasında ren geyiği sürüsüne bile rastladık. Ben açıkçası kızak turundan bu kadar keyif alacağımı düşünmemiştim. Hatta birlikte tura katıldığımız arkadaşım köpekli kızak turundan kuzey ışıkları turundan bile daha fazla keyif aldığını söyledi. Hızlandığınızda zaten epey bir adrenalin hissediyorsunuz çünkü kızağı zapt etmek o kadar da kolay olmayabiliyor. Düz yolda giderken de bembeyaz doğanın ve karşıdaki ihtişamlı dağların manzarası eşliğinde sadece kızağın karda çıkardığı sesi dinleyerek inanılmaz bir huzur bombardımanına tutuluyorsunuz. Arada bir durduğunuzda ve arkadaki kızağın köpekleri hızını alamayıp sizin yanınıza kadar geldiğinde onları bir güzel sevme fırsatınız da oluyor. 1,5 saatlik turumuzun sonunda çiftliğe geri döndüğümüzde bize kahve ve sandviç ikramında bulundular. Bu faslın sonunda yaklaşık yarım saat daha köpeklerle bol bol vakit geçirme fırsatı bulduk. Soğuktan bitap düşmüş bir şekilde eve döndüğümüzde saat akşamüstü 6’ydı.

kar kızağı norveç

Tromsö’ye gittikten sonra bir günümüzü arabayla etrafta günübirlik bir tura ayırmaya karar verdik. Tabii bu kararımızda biraz geç kaldığımız için araştırdığımız araç kiralama şirketlerinde 11 kişinin sığabileceği toplam 3 adet araba bulma imkanımız olmadı.  İmdadımıza kaldığımız evin sahibi yetişti. Bu arada ev sahiplerimiz gerçekten inanılmaz yardımsever insanlardı. Tromsö’deki üçüncü akşamımızda (yani kızak turundan bir sonraki günün akşamı) evde kalıp bir şeyler içmeye karar verdik. Alışveriş yapmaya markete gittiğimizde ise Norveç’te akşam 8’den sonra alkol satışı yapılmadığını acı bir şekilde öğrendik. Oradaki kasiyeri Türk usulü tatlı dille ikna etmeye çalışsak da, sistemin ürünleri kasadan geçirmeye bile izin vermediğini söyledi. Bunun üzerine belki kendisinde ekstra bir şeyler vardır diye ev sahibini aradık ve kendisi sadece yarım saat sonra iki kasa bira ile çıkıverdi. Neyse konuyu çok dağıtmayayım; ev sahibi araba konusunda da yardımcı oldu. Onun sayesinde, bir arkadaşına ait yerel bir kiralama şirketinde biri sekiz kişilik minibüs olmak üzere iki aracın müsait olduğunu öğrendik. Hiç tereddüt etmeden arabaları iki günlüğüne tuttuk ve köpekli kızak turundan gelir gelmez teslim almaya gittik.

Arabaları alıp eve getirdikten sonra yemeğimizi evde yedik. Norveç’in dillere destan pahalılığını bir nebze hafifletmek için İstanbul’dan getirdiğimiz hazır çorba, bulgur ve makarna gibi yiyecekleri Tromsö’deki evimizde bol bol tükettik. Yemekten sonra yürüyerek 10 dakika mesafedeki şehir merkezine inerek Lugar 34 adlı cafe/bar’a gittik. Burası iki katlı, sıcacık bir yer. İçeride bulunan duvar piyanosunu ise isteyen misafirlerin dilediği gibi çalabileceğini kapıda bir yazıyla ifade etmişler. Grubumuzda sıkı bir müzisyen barındırdığımız için bu durumdan çok iyi istifade ettik. Kendisinin piyanonun başına geçmesiyle Türkçe ve yabancı şarkılarla iyice coştuk. Muhtemelen hafta içi olması sebebiyle mekanda başka pek kimse yoktu ve dükkan sorumlusu kız da yabancı turistlerin kendi barında bu kadar eğleniyor olmasından son derece hoşnut gözüküyordu.

Tromsö’de Üçüncü Gün: Buzlar üzerinde 200 km

Buraları ziyaret edeceklere kesin tavsiyem: Mutlaka en azından bir gün araba kiralayıp etrafı gezin. Tromsö’nün içindeyken ya da bu yazıda bahsettiğim turlara katıldığınızda da doğanın ne kadar muhteşem olduğunu fark edebiliyorsunuz. Fakat kendinize bir rota belirleyip, tek tük arabanın geçtiği yollarda ve Kutup Dairesi’nin olağanüstü coğrafyasında direksiyon sallamanın verdiği his apayrı oluyor. Aslında benim niyetim daha bir popüler olan Senja yarımadasına gitmekti ama gidiş geliş toplamda 400 km’ye yakın bir mesafe süreceğinden bu fikrimi gruba iletmedim bile. Gerçi yaz koşullarında rahatlıkla yapılabilir fakat bizim yola çıkacağımız gün kar yağma ihtimali yüksekti ve ben bilmediğim yollarda tipiye yakalanma riskini göze almak istemedim. İyi ki de böyle bir mesafeye kalkışmamışız, çünkü Tromsö’nün hemen etrafı hariç neredeyse bütün yollar buz ve karla kaplıydı. Kaldı ki, zaman zaman bastıran kar yağışı ve kar yağmadığı anlarda da kuvvetli rüzgarın yerden alıp savurduğu kar yüzünden görüş mesafesi çok düşebiliyordu.

Tromsö Tromvik Sommaroy rotası

Sonuç olarak, önce Tromsö’den çıkıp Tromvik kasabasına gitmeyi, oradan da oraların popüler kasabalarından Sommaroy’a gitmeyi kararlaştırdık. Tromsö’ye geri dönüşü de kattığınızda toplam 175 km süren bu rotayı yukarıda Google Maps üzerinde gösterdim. Siz bakmayın 3 buçuk saat dediğine, o koşullarda ortalama hızımız saatte 45 km’yi geçmemiştir. Bütün arabaların lastikleri çivili olduğu için kar ve buzda çok iyi performans gösteriyor. Fakat yine de o koşullarda belli bir hızın üzerine çıkmak ciddi risk teşkil edebilir.

Tromsö şehir merkezinin bulunduğu Tromsoya adasından çıktıktan sonra yollardaki araba sayısı bir anda azaldı. Karla kaplı daracık yollarda denizi bazen solumuza bazen sağımıza alarak, zaman zaman da dağların arasından geçerek muhteşem bir manzara eşliğinde Tromvik kasabasına vardık. Bu tip kasabalara geldiğimizde hep şunu sorguladık: Bu insanlar burada bütün gün ne yapıyorlar? Günün neredeyse tamamının karanlıkta geçtiği kış aylarında insan kafayı sıyırmaz mı? Evet, doğaya aç yaşayan bizim gibilerin bir süreliğine bu ihtiyacını karşılamak için daha mükemmel bir ortam düşünülemez fakat o tarz bir kasabada en fazla 2 hafta dayanabilirim gibi geldi bana. Zaten bizim amacımız bu kasabalarda vakit geçirmekten çok sağa sola bakınarak etrafı izlemek ve beğendiğimiz noktalarda durup bol bol fotoğraf çekmekti. Bu noktalardan biri aşağıda resmini paylaştığım Grotfjord idi. Arabadan inip sahile yürümeye karar verdiğimizde hava günlük güneşlikti. Önce fotoğraftaki gibi bir kar yağışı başladı, hemen ardından bu kar yağışı göz gözü görmeyen bir tipiye dönüştü. Yaklaşık 20 dakika sonra arabaya ellerim soğuktan acı içinde kalmış bir şekilde döndüğümde ise yeniden güneş açmıştı.

Tromsö

Son durağımız, Tromsölülerin yazlıklarının (!) bulunduğu Sommaroy kasabası oldu. Burası anakaranın en batısında yani Atlas Okyanusu’na açılan kısmında bulunan, karaya köprüyle bağlanmış bir ada. Adanın en ucuna kadar gidip arabaları park ettik ve hemen arkada bulunan tepeciğin üzerine tırmandık. Buradan batı ufkuna baktığınızda okyanusun öbür tarafında Grönland’ın olduğunu bilmek çok değişik bir duyguydu. Bulunduğumuz yerde deniz üzerinden esen rüzgar o kadar kuvvetliydi ki ayakta durmak bile büyük bir efor gerektiriyordu. Bu noktada da bir süre vakit geçirdik ve artık güneşin batmaya başladığını fark ederek geri dönmeye karar verdik. O hırçın coğrafyadan gece karanlığında geçmeyi hiçbirimiz istemiyorduk çünkü. Hava kararmasından bahsetmişken size ilginç bulduğum bir bilgi vereyim istiyorum. Norveç’te, özellikle de kuzeyinde, güneş battıktan sonra hava tamamen kararana kadar geçen alacakaranlık süresi inanılmaz uzun. Havanın zifiri karanlık olması belki 1,5 saat sürüyor. Bu süre güneye indikçe kısalıp Türkiye’ye geldiğinizde 1 saate, ekvatora daha da yaklaştığınızda ise 30 dakikaya kadar iniyor. Mesela Endonezya’da güneş battıktan sadece 15 dakika sonra hava zifiri karanlık oluyor. Bunun sebebi aslında çok basit. Ekvator’un çevresi yaklaşık 40.000 km. Yani Ekvator’da bulunan bir nokta 40.000 km’yi 24 saatte kat ediyor. Kuzeye çıktığınızda, diyelim ki Tromsö’ye geldiğinizde ise bu mesafe yaklaşık 15.000 km’ye iniyor ve o noktada 24 saatte 40.000 yerine 15.000 km kat ediliyor. Bu da demek oluyor ki, Dünya’nın hızı (buna çizgisel hız deniyor) kutuplara yaklaştıkça azalıyor. Böyle olunca da Güneş gökyüzünde çok daha yavaş hareket ediyor ve alacakaranlık süreleri de hatırı sayılır bir şekilde uzuyor.

Araba gezimizi tamamlayıp Tromsö’ye geri döndükten sonra akşam yemeğimizi evde yedik ve gecenin kalanını da yine evde geçirdik.

 

Tromsö’de Dördüncü Gün ve İstanbul’a Dönüş:

Günlerdir süren yoğun gezme temposundan oldukça yorgun düştüğümüz için son günümüzü daha sakin ve Tromsö’yü dolaşarak geçirmeye karar verdik.  Gezi sitelerinde Tromsö’de yapılacak aktiviteler arasında ilk sıralarda yer alan Fjellheisen Tromso, yani teleferik turunu yaptık. Tromsö adasından köprüyle anakaraya çıkılınca ulaşılan teleferiğe binip şehrin karşısında yer alan 420 metrelik Storsteinen tepesine çıkıyorsunuz. Yukarıda yer alan iki adet seyir terasından aşağıdaki Tromsö şehrinin ve etraftaki dağların oluşturduğu manzarayı fotoğrafladık. Google’da Tromsö diye aratınca çıkan o muhteşem fotoğraflar işte bu noktadan çekilmiş. Benim hayalimde buradan şehri kuzey ışıkları altında fotoğraflamak vardı fakat tepeye gündüz çıktığımız için mümkün olamadı tabii.

Teleferikle tekrar aşağı indikten sonra şehir merkezinde epeyce bir turladık. Zaten sadece 70.000 kişi yaşadığı için merkez de birbirine paralel iki tane caddeden oluşuyor sadece. Beni burada en çok şaşırtan şey, bu kadar küçük bir yerde bile dört katlı dev bir halk kütüphanesinin bulunmasıydı. Tromsö aynı zamanda bir üniversite şehri olduğu için içerisi öğrenci doluydu. Kütüphanenin içini hayranlıkla turladıktan sonra Emmas Drommekjokken adlı restorana gittik. Tromsö’de dışarıda yemek yediğimiz tek nokta sanırım burası oldu. Yengeç yemeden dönmeyelim diye menüdeki yengeçten sipariş ettik. Tabii bir yengeç yaklaşık 200 TL civarında olduğu için ikişer kişi paylaşarak yemeyi tercih ettik. Tromsö’deki son durağımız ise Olhallen adlı pub oldu. Burası onlarca farklı çeşitte Norveç biralarının tadına bakabileceğiniz oldukça büyük bir bar. İş çıkış saatine denk geldiği için bırakın oturacak masa bulmayı, ayakta duracak yer bile zor bulabildik. 1-2 saat orada takıldıktan sonra evimize döndük.  Ertesi sabah erkenden uçağımız olduğu için herkes son akşamımızı evde geçirmeyi tercih etti. Son gecemiz olduğu için benim zaten biraz moralim bozuktu ve evde kalmayı çok istemiyordum. O akşam gökyüzünde diğer akşamların aksine yıldızların olduğunu fark edince acaba kuzey ışıklarını görebilir miyim diye dışarı çıkmaya karar verdim. Makinemi ve tripodumu sırtlanarak ıssız Tromsö sokaklarında 2km yürüdükten sonra şehrin güneyindeki Telegrafbukta plajına ulaştım. Bu plaj şehrin ışıklarından uzakta olduğu için Tromsö içinde kuzey ışıklarını gözlemleyebileceğiniz tek nokta olma özelliğini taşıyor. Plaja ulaştığımda yine tabii ki felaket bir rüzgar karşıladı beni. Kuzey ışıkları da ilk akşamımızdaki kadar cömert olmasa da ufukta kendini belli ediyordu. Ben de soğuğa dayanabildiğim yaklaşık 20 dakikalık süre boyunca birkaç kare daha fotoğraf çekerek son akşamımda da kuzey ışığı görebilmiş olmanın verdiği mutlulukla evin yolunu tuttum.

Storsteinen tepesi

Ertesi sabah önce Oslo’ya oradan da İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’na uçtuk. Beklemeler ve 2 saatlik saatle birlikte İstanbul’a indiğimizde saat akşam 8’i geçmişti. Biz 8 günlük doğa ve huzur bombardımanından sonra nasıl İstanbul’a alışacağız diye endişelenirken imdadımıza Sabiha Gökçen’deki pasaport sırası rezaleti yetişti. Toplam 40 küsur bankoda sadece 10 tane polis görev yaptığından pasaport kuyruğu dışarılara taşmış, daha da gerilerdeki transfer sırasına kadar ulaşmıştı. Ortada insanları yönlendirecek hiçbir görevli olmadığından doğal olarak millet bağırış çağırış birbirine giriyordu. Biz de yavaş yavaş olacağına bu şekilde bir anda buz gibi suya atlamış gibi kaotik ortama alıştırılmamızın daha iyi olacağına kanaat getirdik. Bu karambol arasında yaklaşık 1 saat sonra ülkeye giriş yapabildik.

Gerçek bir doğa ve kar aşığı biri olarak Norveç seyahati beni fazlasıyla doyurdu diyebilirim. Evet, ülke çok pahalı; fakat işin güzel tarafı uçak fiyatları ve konaklama o kadar da dudak uçuklatmıyor. Yeme içme kısmını da bizim yaptığımız gibi daha çok evde halledebilirseniz durum o kadar da felakete dönüşmüyor aslında. Eve geri döndüğünüzde ise aklınızda kalanlar deniz, orman, kar, dağlar, ren geyikleri ve kuzey ışıklarından başkası olmuyor.

Kaynak : Eren KISMET ( Buluttanbildiriyor )